Kadınlar evde mi dursun?
Beğenin beğenmeyin, Hürriyet Genel Yayın Yönetmeni Ertuğrul Özkök'ün köşe yazarı olarak gücünü hepimiz kabul etmeliyiz. Bunu kanıtlamak için de o kadar geçmişe gitmeye gerek yok, sadece son 15 gündür sürdürdüğümüz 'Mahalle baskısı' ve 'Malezya olur muyuz?' tartışmalarına bakmak bile yeterli. Her iki gündem maddesinin de esas yaratıcısı Özkök'tür, bu konular onun gündemine girdiği için Türkiye gündemine de girmiştir.
O bakımdan Ertuğrul Özkök'ün dün, iki gün önce bu köşede çıkan bir yazıyı hedef alıp gündeme taşıması, bu arada benden de 'düşünür' diye söz etmesi gururumu okşamadı değil; ama benim kendi kendime gururlanmamdan daha önemlisi, uzunca bir süreden beri devam eden başörtüsü veya türban tartışmasının kadının toplumdaki yeri tartışmasıyla evlenmesinin sağlanması.
Umarım tartışmanın bu yeni biçimini daha fazla konuşuruz ve toplumda genel olarak kadına biçtiğimiz yerle başını inançları sebebiyle örttüğünü (türbanla veya başörtüsüyle) söyleyen kadınlara farklı bir rol biçip biçmediğimizi görme fırsatımız olur.
* * *
Önce izninizle Ertuğrul Özkök'ün benim önceki günkü yazımdan çıkardığı bazı noktalara değinip cevap vereceğim.
1. Evet ben o yazıda 'başörtüsü' dedim, bazen de yazılarımda 'türban' diyorum, çünkü temelde bu iki kelime arasında bir fark görmüyorum. Burada bana göre önemli olan bağlama biçimi değil, baş örtme nedeni. Eğer insanlar başlarını inançları nedeniyle örtüyorlarsa, başlarını nasıl bağladıkları ikincil önemde kalıyor. Ama 'başörtüsü' tabiri rahatsız ediyorsa, hemen 'türban' demeye başlayabilirim, hiç de önemli değil.
2. Fakat öyle anlaşılıyor ki, özellikle Özkök için (ve bu arada geniş kesimler için de) baş örtme nedeni kadar başı bağlama biçimi de önemli. Zaten Özkök bu nedenle yazısının sonunda, "Eğer onu Berkan'ın dediği gibi gerçekten 'başörtüsü' olarak kabul ediyorsak, türbanı başörtüsü gibi bağlamak, iyi niyeti göstermek açısından güzel bir adım olmaz mı?" diye soruyor. Ben, tekrar edeyim, biçimin önemli olduğuna inanmıyorum, önemli olan neden. Ama biçimi önemli görenleri de anlıyorum.
3. Doğrudur, Anayasa Mahkemesi, türbanı 'siyasi simge' hem de 'laiklik karşıtı siyasi simge' olarak gördüğü için üniversitede yasakladı. Ama unutmayın, yasak üniversite için sadece. Yazımda eski Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer'in adının geçme nedeni, Sezer'in Çankaya Köşkü'nün resepsiyon salonlarını da türbana yasaklamasından, milletvekili eşlerine bir anlamda 'Siz evinizde oturun' demesinden kaynaklanıyor.
4. Ben başını Ertuğrul Özkök'ün 'türban' dediği, siyasal İslam'ın simgesi gördüğü biçimde bağlayıp da buna 'türban' adı veren kimseyle karşılaşmadım. Bu isim, onlar için 'başörtüsü'dür.
5. Türbanın aynı zamanda siyasi bir simge de olduğundan en ufak bir kuşkum yok. Ancak sıradan vatandaşların üzerinde siyasi simgeler görmek benim açımdan o kadar da sakıncalı bir şey değil. İnsanların, üniversite öğrencilerinin özellikle, siyasetle uğraşmaları, şiddete başvurmadıkları sürece bir siyasi görüşü savunduklarını açıkça belli etmeleri herhalde çok da arzu edilmeyen bir şey olmasa gerek. Bugün üniversitelerimizde sosyalist fikir kulüpleri, Atatürkçü fikir kulüpleri, antiemperyalist fikir kulüpleri, liberal fikir kulüpleri var ve teşvik de ediliyorlar. Bazı öğrencilere siyaseti yasaklamak ne kadar tutarlı bir davranış?
6. Türbanı, anne-baba, abi baskısıyla taktığını söyleyenler, aslında bir yardım çığlığı atıyorlar belki de. Peki onlara yardım etmenin en iyi yolu, onları evlerine geri göndermek midir, yoksa anne-baba ve abilerinden bağımsızlaşmalarına yardımcı olmak mı? Kadınların mesleksiz kalmaları, onları aile ve mahalle baskısına daha fazla maruz bırakmaz, bu baskıyı onlar için bir 'kader' haline getirmez mi?
* * *
Ertuğrul Özkök'ün yazısı pek çok konuda açıklayıcı olsa da, benim önceki günkü yazımın temel meselesine neredeyse hiç değinmiyor. Oysa bence soru hâlâ aynı soru: 'Kadının nerede olmasını istiyoruz?'
Kendi cevabım çok açık: Ben kadının hayatın her alanında olmasını istiyorum. Okulda, işte, siyasette...
Bizim başını 'inancım böyle' diyerek veya baskı sonucu türbanla örten genç kızları üniversite kapısında belki henüz yüzleşecek güçte ve konumda olmadıkları bir zor seçimle, 'Ya başını açarsın ya da evine dönersin' seçeneğiyle baş başa bırakmamız, kadınlarımızın gerçekten özgürleşmesine yardımcı olur mu, olmaz mı?
Eğer amaç, daha fazla başı açık kadın olmasını sağlamaksa, bunun yolu nedir? Başları zorla mı açmalıyız, yoksa başı açıklığı bir hayat tarzı olarak teşvik mi etmeliyiz?
'Türkiye, Malezya olur mu, olmaz mı' tartışmasına bir de bu açıdan, yani kadınlar açısından bakmakta fayda var. Başı kapalıları kendi gettolarına itmektense onları oradan çıkartıp toplumun modernleştirici, Batılı hayat tarzını teşvik edici kollarına bırakmak (bir çeşit 'modern mahalle baskısı'na yani) bana daha doğru geliyor.
Tekraren yazıyorum: Hayır, kadınlar evlerinde oturmasın, çıksın hayatın her alanında eşit bireyler olarak rol alsınlar.