Türkiye'de medyanın gücünü meydana getiren gazetecilerin kendi sorunlarıyla ve basının sorunlarıyla ilgilenmek için kurulmuş çeşitli kuruluşları vardır. Bu kuruluşlar aslında güçlerinin farkında olmalarına rağmen hiç bir zaman etliye sütlüye karışmamayı yeğlerler. Arada bir polis tarafından veya birileri tarafından dövülen muhabirleri koruyormuş numarasına yatıp biraz bağırdıktan sonra seslerini keserler. Asıl işlevleri kendilerini mesleğe ve mesleğin geliştirilmesine ve bu mesleğe karşı patronların yaptığı haksızlıklara karşı korumaları olmasına rağmen hiç bir zaman bunu yapmamış daimada patronlardan yana tavır koymuşlardır.
Bir Gazeteciler Sendikası vardır sesi soluğu çıkmaz bir iki gazete ve ajanstan başka yerde yokturlar. Olmadıkları gibi olmakta pek işlerine gelmez. Sendikanın başında bulunanlar patronlarla dalaşmak istemezler, çünkü yönetim kurulunda olanlar sendikanın bulunduğu gazete ve ajansta çalışmaktadırlar ve esas görevleri kendilerinin geleceğini koruyup kollamaktır. Gerisi onları ilgilendirmemektedir.
Yani türkiye'de bir gazeteciler sendikası var denilsin diye üzerine gidilmeyen işlevsiz kadük bir sendikadır ve işin garip tarafı herkese akıl satan gazetecilerde kendi sendikalarını patron korkusundan hiç bir zaman desteklemezler ve aşağılarlar. Ancak işten kovuldukları zaman akıllarına gelir ama sendikanında bunda yapabileceği hiç bir şey yoktur.
Birde başında basının duayenlerinden olan ve uluslarası basın kuruluşlarında arkadaşlarını temsil eden ismi ve yazılarıyla belirlibir saygınlık kazanmış olan Oktay Ekşi'nin başkanlığını yaptığı Basın Konseyi bulunmaktadır. Ne yaparlar ne ederler, bilinmez .Arada sırada gazetecilik dersleri verirler. Uluslarası gazeteciler toplantılarına giderler. Ancak bulundukları konumları itibariyle etliye sütülüye hiç dokunmazlar. ancak şikayet olursa veya ressen bazende kendiliklerinden "buradayız" demek için birkaç ufak tefek işe bakıp sonucunu ilan ederler ama hiç kimseninde iplemediğini görürler. Onlarda bürolarında kendileri çalıp kendileri oynamaktadırlar.
İstanbul, Ankara,İzmir, başta olmak üzere hemen hemen her ilde gazeteciler cemiyetleri vardır. Bunlarda sadece kendi iktidarları için çalışıp meslektaşları için en ufak bir iş yapmazlar, hele hele ulusal ve uluslararası olaylardan en ufak bilgileri yoktur. İstanbul, Ankara ve İzmirdeki ağabeylerine bakarlar eğer onlar birşey hakkında bir açıklama yapmışlarsa ve onlara bir zarar gelmemişse ibir iki gün sonra ortaya atlayıp iş yapıyormuş havasına girerler. O kadar çok gazetecilerle ilgili dernek ve cemiyet vardır ki bunları burada tek tek saymaya gerek yoktur. Aslında gereksizlerdir de. Birde ismi olup tabelası bile bulunmayan bir Federasyon vardır. Ankara Gazeteciler Cemiyeti binası içinde bulunur. Bu federasyonunun varlığını hiç duydunuz mu? Ne yapmaktadır, şimdiye kadar neler yapmıştır varmıdır yok mudur? Varsa eğer neden hiç bir konuda hiç bir şekilde sesleri çıkmamaktadır? Özellikle meydanda görünmemektedirler bir sır gibi kendilerini saklama ihtiyacı hissederler buda nedendir bilinmez!
Basın kaynamaktadır. Gazeteler tekelleşmeden sonra kartelleşmeye başlamışlardır. Bunların durdurulması gerekmektedir. Bunlara karşı çıkacak basın kuruluşları olması gerekmektedir.Ama yapmazlar ve bir araya gelip güçlerini göstermezler, birbirlerini hiç çekemezler. Bunların suskunluğundan ve aczinden yararlanan iktidarlar istedikleri gibi basın yasaları çıkartmakta top gibi oynamaktadır. Tüm bunlara bunların hiç birisinden en ufak bir tepki gelmez ve gelmemektedir. Aynen son Emin Çölaşan, olayında olduğu gibi.
Emin Çölaşan'a arka çıkmaları gerekirken hiç birisi seslerini çıkartmaya cesaret edememişlerdir. Emin Çölaşan bizim üyemiz değil onun için ses çıkartmadık diye de eften püften bir savunma yapabilirler.Ancak Bu Emin Çölaşan'ın gazeteci olmasını değiştirmez. Gaezetecilik evrensel bir meslektir. Seversiniz sevmezsiniz o ayrı bir konudur. Emin Çölaşan, laikliği ve Atatürkçülüğü savunduğu için medya babası tarafından işinden kovulmuştur. Peki sadece Laiklik ve Atatürkçülüğü savunup iktidarın ve yobazların oyunlarını bozduğu için mi kovulmuştur? Bir bakıma öyledir, ancak daha vahimi BOP'uygulamalarına karşı olduğu ve ona bir takoz görevi yaptığı için kovulmuştur. Yani düğmeye basılmış BOP bil fiil uygulamaya konulmuştur. Takoz çekilmiştir. Takozun çekilmesiyle birlikte fiili bir durum hemen ertesi günü açıklanmıştır. Bu takoz çekme diğerlerine de ders ve göz dağı için yapılmıştır. yoksa tek başına Emin Çölaşan için değildir.Sesi çıkacaklara usturmanın en iyi yöntemi kullanılmıştır.
Şimdi sıkı durun seçimlerin ardından AB doğudaki 12 İlle 500 milyon EURO yardım yapacağını açıkladı.
(Bu BOP eş başkanının Diyarbakır'ı çekim merkezi yapacağız sözlerinin bir teyididir.)
Bu konuda bugün basında çıkan açıklama da şöyle:
500 milyon Euro yardım yapacak.
"AB yardımlarından bugüne kadar aslan payını ise Güneydoğu illeri aldı.
AB Komisyonu'nun Genişlemeden Sorumlu Üyesi Olli Rehn, Katılım Öncesi Mali Yardım Aracı çerçevesinde Türkiye'ye yapılacak 500 milyon euroluk yardımın ağırlıklı olarak yöneleceği illeri, Ağrı, Van, Mardin, Erzurum, Şanlıurfa, Gaziantep, Kayseri, Malatya, Trabzon, Kastamonu, Samsun ve Hatay olarak açıkladı. (terörün yoğun olarak yaşandığı iller. PKK ve rahiplerin öldürülmesi gibi)
Rehn, Avrupa Parlamentosu'nun Sosyalist Grup Üyesi Yunanistan kökenli milletvekili Panagiotis Beglitis'in AB Komisyonu'nun yanıtlaması istemiyle verdiği Güneydoğu illerinin desteklenmesine yönelik yazılı soru önergesini yanıtladı. Beglitis önergesinde, (AB'nin Türkiye'deki Kürtlerle ilgili stratejisinin demokratik diyalogu teşvik amaçlı girişimleri desteklemekle sınırlı olmadığını belirtmişti.)
2009'DA 560 MİLYON EURO'YA ÇIKACAK
Beglitis, “AB'nin; yoksullukla, az gelişmişlikle savaş ve halkın genel yaşam kalitesini iyileştirmekte ihtiyaç duyulan altyapı yatırımlarının finanse edilmesi için (Türk ve Kürt yetkililerle işbirliği yaparak,) ekonomik ve sosyal iyileşme programlarının geliştirilmesi ve uygulanmasına yardımcı olma sorumluluğu vardır” dedi.
Olli Rehn, komisyon adına verdiği yanıtta, Avrupa Birliği'nin 2007 - 2013 yılları arasında aday ülkelere katılım öncesi süreçte finansal destek sağlamak üzere hayata geçirdiği “Katılım Öncesi Mali Yardım Aracı - The Instrument for Pre-accession Assistance (IPA)”nın, gelecek yıllar boyunca Türkiye'ye mali yardım sağlayan önemli bir araç olduğunu belirtti. Türkiye'ye bu yıl verilecek 500 milyon euro yardımın, 2009'da 560 milyon euroya yükseleceğini belirten Olli Rehn yardımlar konusunda şu bilgiyi verdi:
ÜÇTE BİR PAY GÜNEYDOĞU'YA
Rehn, 1996-2006 yılları arasında Avrupa Topluluğu tarafından Türkiye'ye yöneltilen altyapı ve sosyo ekonomik gelişmeye destek amaçlı 846 milyon euroluk yardımın 301 milyon euroluk bölümünün (yüzde 36) Türkiye'nin doğu ve güneydoğusundaki bölgelere yönlendirildiğini kaydetti. " Bu payın içinde Diyarbakır'ın olmadığını öne sürüp olayla ilgisi olmadığını öne süreceklere ise " bu illerinde kapsama alanı içinde olduğunu ve tepki çekmemesi için ilk önce oradan başlanmadığını söylemek gerekiyor.
Tüm bunlar olurken Türkiye'de bir avuç yazar bu olayların farkındayken halkın uyanması için kalemini herşeye rağmen çekinmeden kullanan ve bu nedenlede işinden resmen kovulan Emin Çölaşan'a saygı duymak ve arka çıkma gerekirken ne meslek kuruluşlarından en ufak ses çıkmamıştır. Ölse arkasından hepsi timsah gözyaşları döküp çeşitli günler tertip edip kahraman ilan ederler.
Emin çölaşan Aydın Doğan'a yağ çekerek pekala orada kalabilir ve ya onun verdiği direktiflerle ve görüşünü dile getiren yazıları yazabilirdi. Tıpkı Hasan Cemaller, Cengiz Çandarlar, Ertuğrul Özkökler, tetikçi Mehmet Yakup yılmazlar, Ahmet-Mehmet Altan tosuncuk kardeşler gibi hele hele günün şartlarına göre renk değiştiren TRT'de yaptığı fatura yolsuzluğu yüzünden hapse girecekken İsviçre vatandaşı olup paçayı kurtaran vatan haini Mehmet Ali Birand gibi. İşte bu satılık kalemlerden Saroz beslemelerinden ve Ali Kemaller'den en ufak ses çıkmamış olduğu gibi akşamları buluştukları yerlerde içlerindeki o dayanılmaz intikam zevkini Aydın Doğan yerine getirdiği içinde adeta kendilerinden geçmişlerdir.
Hele hele burada sözü edilmeden geçilmeyecek kişilerden biriside Oktay Ekşi'dir. Sayın Oktay Ekşi Basın Konseyi Başkanıdır. O bile Aydın Doğan'a karşı çıkamamış korkmuş, pısırıklaşmış ve bu mesleği horlanan yerden yere vurulan gazeteciler istediği zaman alınıp satılacak, kullanılıp bir köşeye fırlatılacak insanlar gibi gösterilen bu kovma hadisesine en küçük bir tepki göstermemiştir. Oysa kendileri köşelerinde çok büyük yazılar yazmaktadırlar. Demekki dışarıdan göründüğü gibi değilmiş ve yaşıyla birlikte bilgeliği artacaken koflaşmaya başlamış, belkide arka çıksa kendisinin de işine son verileceğinden korkmuştur. Eğer öyleyse daha da vahimdir. Kalemini satmış durumuna düşmektedir. Ve düşmüştür. Böylece camiada en ufak bir saygınlığı kalmamıştır.
Bu gibi durumlar elbette bir gün sizlerin başına da gelecektir ve kimselerde size sahiplenmeyecektir. Olan mesleğe olmaktadır. Daha da kötüsü ülkeye ve ülkenin geleceğine olmaktadır. Bunları bildiğiniz halde neden neden neden susuyorsunuz. Bu olaya ses çıkartmayan gazeteci kuruluşları ve herkese akıl dağıtan köşe yazarları hep birlikte mi satıldınız?
Biz Emin Çölaşan'ın mücadelesinde yanlız bırakılmasına bu ülke üzerinde, ordu üzerinde oynanan oyunları bilipte bilmemezlikten gelenlere, köşelerinde ve televizyon ekranlarında kendilerine gazeteci denilen ama gazetecilikten uzaktan yakından ilgisi olmayan bu mesleğe yakışmayan satılıklara kızıyoruz.
Kurtuluş savaşı sırasında da İstanbul'daki gazetelerde yazanlarda madacılığı istiyordu, Yobazlar aynen Atatürk'ü bugünkü gibi kötülüyorlardı. Düşmanın İstanbula çıkmasına bile alkış tutuyorlardı.
Ancak tüm bu kişiler arasında bir tek kişi düşmana ateş edebilme cesaretini kendinde görebilmişti Hasan Tahsin tek başına yapmıştı. Evet o günkü satılık, yanar döner gazeteciler içinden bir tek o çıkmış ve o cesareti gösterebilmişti.
Sizde o da yok olamazda zaten.
Son olarak bir avuç köşeyi dönmüş gününü gün eden patron yalakası köşe yazarı ile gazeteci geçinenler dışında kendi hakkına ve haklarına sahip çıkamayan gazeteciler mi bu ülkenin haklarını koruyacaklar.